20 Kasım 2007 Salı

Saray'dan Bildiren Yazıcı: Nazan Bekiroğlu

Fatma Karabıyık Barbarosoğlu

Bilinsin ki bu yazı çok zor kaleme alındı. Her defasında içinden bir paragraf çıkanla, çıkanla nihayet bu duruma geldi. Ne yazılırsa yazılsın anlatıl(a)mayan şeyler kalacaktı. Ve ne kadar korunmaya çalışılırsa çalışılsın kalem sırrı tam saklıyormuş gibi yaparken herkesten çok ifşa eden olacaktı. Onun için kalem gah nesnel olmaya zorlayacak kendini, gah bütün mesafeleri eritmeye. Bu büyük günahı bu küçük yazı omuzlayamaz elbet, imdada yetişeceği umulsun okuyucunun!


İlk tanışma 1991 yılının Kurban bayramı arifesine rastlıyor. Akşamın Ağası'nın müellifi içimde ince bir meraktı. Oysa o zamana kadar kimseleri merak etmemiştim. Yakından tanısam, sorular sorsam diyebileceğim insanların meclisine uzaktan silik bir figür olarak belki dahil olabilmiştim. Nedendir bilinmez ilk defa gideceğim bir şehirde, şehirden önce beni karşılayan bir evsahibem olsun istedim, içimdeki bana hem yakın hem yabancı dost emrediyordu: Ara! Randevu al! Görüş. İstanbul'dan Trabzon öyle arandı. Sizinle tanışmak istiyorum, soracağım sorular var demeye cesaret edemedim de, sizinle bir söyleşi yapmak istiyorum dedim. Söyleşi umurumda değildi esasında. Sadece benim için harcanmış olan vakti bereketlendirebilmek adına söyleşi formülüne tutunmuştum.


Trabzon'da yaşayan, Saray'dan 'bildiren' Nazan Bekiroglu'na kendimi nasıl anlatacaktım? Ortak bir dostumuz kendimi anlatma yükümlülüğünden kurtardı. Adının onu tanıyanların yüzünde ince bir tebessüm çizeceği Belkıs İbrahimhakkıoğlu. Bir dostun aynasına yansıyan çehrelerde birbirimizi çok eskiden tanıyor olmalıydık.


İlk görüşmede sorular bitmedi. Mayalandı sadece. Sorular mayalandıkça mektuplar yetmez oldu. Haftada bir hatta bazen iki olan mektuplaşmalar dört yıl sürdü. 1995 yılının zehir mevsimlerinden birinde ard arda yazdığım mektuplar "sahibine" ulaşmadı. Zehir mevsimiydi ve yazdığım mektuplar kayboluyordu. Tekrar yazmak aynı acıyı iki defa yaşamak demekti. Ölümü ayn-el yakıyn olarak yaşamış tek dostumdu. Onda erken yaşta kaybedilmiş bir baba ve ağabey, bende evlat acısı. Ölümün çehresinde buluştuk yeniden. Ölüm bütün mesafeleri eritendi. Zehir mevsiminde beni hiç kimse Nazan Bekiroğlu kadar teselli etmedi. Herkes hayata karışmamı bir an önce karışmamı beklerken o, hayatın kıyısındaki "ben" için sesini gönderdi telefon tellerinden, can yoldaşı olsun diye. Telefon tellerine yükledik söylenecek ve söylenemeyecek herşeyi. Bazen "orada mısın?" dedikten sonra susuyordu. Susuşumuza telefon tellerini ortak ettiğim tek dostumdu. Edebiyat meraklısı bir PTT memurunun telefon borcumuzu sıfırladığı fantezisine tutunarak ne çok konuştuk ve ne çok sustuk. Kimseler bilmedi. Siz hariç.


Bir dostun yazdıkları kadar hiçbir şey içinizi yakmaz. Hele de onun kendini yaka, yaka yazdığım biliyorsanız. Nazan Bekiroğlu'nun yazdıklarını okurken kendini tüketerek yazdığını hissedersiniz. Fakat bir kaknüstür, küllerinden yeniden doğacak, yeni baştan kendini yaka, yaka yazacaktır. Çünkü yazdıklarında insanın hakikatini; zaman ve mekan üstü hakikatini aramaktadır. "Yazmazsa hem ölür" hem de dem çekemeyen bir bülbül olur. Yazmak Nazan Bekiroğlu'nun kumaşıdır.


Saraylar, padişahlar, harem ağaları, mezar bekçileri, cariyeler başka bir zamanın içinden hepimize ait olan insan gerçeğini bulup çıkarmak üzere Bekiroğlu'nun hikayesinde yerlerini alırlar. "Hem içinde hem dışında" yaşanan zamanın hikayecisidir o. Yaşarken zamanın içinde, yazarken dışındadır. Onun için hikayelerin dili bugün burada olan değil; bir gün, bir yerde hepimize ait olmuş ya da olabilecek olandır. Bedenler sultan olmuş cariye olmuş ne fark eder? Gönlü sultan olan kimdir? Asıl müşkül budur. Fani cevapların hakikati günübirliktir "iki defa yıkanılmayan nehirde". Bir halden bir hale savruluşumuz cevaplarla değildir. Biz kimiz ki değişmeyen cevabımız olsun. Sefer sorularıma başlar evvelinde.


Trabzon'da yaşar, 'Saraydan 'bildirir, 'Nun Masallarının' müellifi. Hepimizin sarayından.

Hiç yorum yok: